Düşlüyorum, Öyleyse Varım!

“Gel senle iki tane insan evladı düşünelim. Onları da herhangi bir şehirde yaşamaya gönderelim yeni hayatları için. Biri 2014 yılında terki diyar etmiş olsun bu kenti, öteki de 2016’da. Hatta yeni yaşamlarını geçirecekleri yer Türkiye içinde katiyen ve suretle olmasın. Şöyle yapalım; ikisini de Avrupa’da çok bilindik şehirlerin pek bilinmedik iki kentine gönderelim. Mesela biri Almanya’nın Düsseldorf şehrine diğeri de Fransa’nın Grenoble şehrine siktirsin gitsin ve yaşasın. He ne dersin? Var mısın benle bu maceraya Murat’ım” dedim. “Abi neden edebiyata bağladın ki şimdi?” dedi ve “İnsanları rahat bırak kir” diye de ekledi. Dayanamadım bu kabızlığına ve “Oğlum ne kapçık ağızlı adamsın lan sen. İki hayal bile kurdurmuyorsun adama!” diyerek haykırdım. Çok dikkate almayarak  “İyi dediğin gibi olsun ama sırası mı şimdi bize uçak masrafı çıkarmak, vallahi cebimde beş kuruş yok” dedi. Sonra da pantolonunun ceplerini dışarı sarkıtarak ne kadar fakir olduğunu ispatladı oracıkta. Ulan hakikaten ne fakir adamdı be bu Murat. Cebinden 2 lira bile çıkmamıştı. Bildiğin çekirdek bile vermezlerdi buna bakkalda. Konuyu daha fazla uzatmadım tabii dostlarım. Ben de başladım kendim hayal kurmaya.


Hayalimde kimi hangi ülkeye göndereceğimi düşünüyordum. Tamam düşünüyordum ama bu kişiyi bir türlü gelmiyordu aklıma. Bildiğin tükenme noktasına gelmiştim düşünmekten ötürü. Tuvalette düşündüm, olmadı. Balkonda düşündüm, kendimi üşürken buldum. Yatağımda düşündüm, uykuya daldım. E en sonunda bu böyle olmayacak, ben bu şanslı kişiyi seçemeyeceğim galiba diye hüzünlenirken bir anda aklıma dahiyane bir fikir geldi. Evet dostlarım, eğer eski ofisten Okan abinin masasında düşünürsem, bu düşüncelerim filizlenecek ve o şanslı kişileri Avrupa’ya yaşamaya gönderecektim. Anlayacağınız Okan abinin masasında bulunan test telefonları ve Galatasaray bayrağı düşüncelerime bildiğin ilham kaynağı olacaktı. Hemen Okan abiyi aradım ve “Düşünmem gerekiyor Okan abim, senden ricam masanı bana açar mısın?” diye sordum. “Hay hay Aliciğim, masam senindir” dedi ve hemen gidip oraya yerleşmemi söyledi. Kendisi de zamanında o masada maddi manevi çok düşündüğünü ve şahane fikirler ürettiğini ekleyip etkiledi beni. Ben de ona eşi benzeri görülmemiş bir insan evladı olduğunu söyleyip hemen eski ofisime yani Okan abinin masasına doğru yol aldım.


Ofise vardığımda içimi bir hüzün kapladı dostlarım. Pınar ablanın zabıta gibi geleni geçeni izlediği masası, Tayfun’un 7.4 şiddetinde salladığı sandalyesi, Volkan’ın sadece uskumru adlı balıktan zehirlenmesi, Ender’in kripto para piyasasında inanılmaz bir yetenek olduğunu zannedip hep kaybetmesi, Yağız’ın tüm ofisi çılgınca deephouse dinlemeye teşvik etmesi ve niceleri…. Birini yazmayı unuttum sanırım…Ihım…Okan abi!…Okan abiyi anlatmaya kelimeler yetersiz kalır ama size kısaca kendisinden şöyle bahsedeyim. Okan abi 34 yaşında, kendi ayakları üzerinde duran, Galatasaray fanboy’u olup sürekli tuhaf tuhaf muhabbetler açan bir kişilikti. Ofisçe tapardık ona bildiğin. Hatta ben bazen ofisin içinde “Okan savarlar devreye alınsııııııııınnnnnn” diye anırırdım. O da içerden kıhkıhkıh diye gülerdi bilirdim ama bir yandan da bozulurdu. İşte bu hüzün ve kederle yol aldım Okan abinin masasına. Usülce o tahta yığınına yanaştım ve koltuğuna oturdum. Alev alev yanıyordu koltuğu Okan abinin. Hem de 1 yıldır evden çalışmasına rağmen. Artık Okan abide nasıl bir göt varsa öyle bir ısıtmış ki koltuğu bildiğiniz kıçım yandı. Birkaç dakika geçtikten sonra masada Okan abi gibi düşünmeye sonunda başlayabilmiştim. Düşlerimi tamamladığımda hak eden 2 arkadaşımı Fransa ve Almanya’ya yollayacaktım. Bu işin sırrı dediğim gibi “Okan abi gibi düşünmek” idi dostlarım.


Okan abi gibi düşünürken ilham da bir yandan geliverdi oracıkta. Fransa’ya göndereceğim arkadaşım Hakan’dı. Ama direkt göndermedim ibneyi, Budapeşte aktarmalı gönderdim. Budapeşte’de 4 yıl yaşattım onu. Kadınsa kadın, sanatsa sanat, okulsa okul her şeyin tadına baktırdım ona o yüce şehirde. Hatta bir ara kirve ile tatile bile gittik yanına. Annesley denen İngiliz bir dallama ile beraber kalıyordu Hakan’ım. Murat’la İstanbul’dan getirdiğimiz zeytin bidonunu görünce biraz utandı tabii Annesley’den. Ama ses etmedi, köşeye bir yere bırakmamızı rica etti. Kırmadık, köşeye bir yere bıraktık. Sonra da alemlere aktık günlerce Hakan ile. Dünyanın en iğrenç yemeklerini yedirdi bize. Abartmıyorum 5. sınıf bir Hint restoranında bile yemek yedik. Akşam uyumak için de salonda yer yatağı yaptı bize. Alnından öptüm onu oracıkta. Baya eğlenceli zamanlar geçiriyorduk orda Murat ile ama Hakan bize gün geçtikçe bileniyordu. Bildiğin götü kalkmıştı şerefsizin.Bir afra tafralar ki görmeyin piiiii! Terliksiz dolaşmayın demedim mi lan size demeler, yok Annesley belanızı s.kerrrr oğlum ışığı kapayın diye emir yağdırmalar falan derken kırdı bizi tabii bu terbiyesizliği. Dayanamadım ve anasına küfür ettim ben de. Sonra da yere tükürüp ilk uçakla Murat’ımı da alıp İstanbul’a döndürdüm bizi. Fransaya’da yollamadım şerefsizi. Beter olsun Budapeşte’de diye sefil şerefsiz.


Almanya’ya yollayacak arkadaşımı da Okan abinin masasında buluverdim. Evet bu Egemen’di. Egemen, hani siz de bilirsiniz ya, ağzında doğruya dair en ufak bir kelime bulunmayan ve 5 dakika içinde 10 yalan söyleme kapasitesine sahip bir insandı. Yani söylediği 10 şeyden 9’u yalan, 1’i de şüpheliydi. Almanya’da bu mınakoduumunu adam ederler diye yolladım oraya onu. Dil kursuna falan yazdırdım orda. Bir Alman-Türk karışımı kız da sevdirip evlendirdim. Misafirliğe de gittim yanlarına. Hizmet ettiler bana. Teşekkür edip insan gibi yanlarından ayrıldım. Sonra bir de çocuk yaptırdım bunlara. İsmini de “Milas” koydum. Milas the God of Lie……