Yoksa biz birer at mıyız?

“Yaşamış olduğumuz dünyada kimi zaman insanlardan kaçar duruma geliriz. Hepimizin kaçış noktası vardır, kimi doğaya kimi bir hobisine ve ya sevdiği insanın kollarına sığınmışken bulunuverir. Ne kadar kaçarsak kaçalım yaşama tutunmak için ihtiyaçlarımız vardır ve bu ihtiyaçlarımızı tek başımıza karşılayamayız. Tıpkı atlar gibiyiz, atlar da normal yaşamlarını sürdürebilmeleri için nala ihtiyaç duyarlar, bu yüzden atlar bir bakıma insanlara muhtaç olarak yaşamaktadır. Nalı takılan yarış atları, pistte sürat ile gözlerden kaybolur, hızlı koşarlar ama hiç biri farkında bile değildir, ne kadar koşarlarsa koştuğu kadar yine insanları da bir yerde temsil ederler.

Günümüz de atlar, asalet, cesaret ve özgürlük simgesi olarak tarihe geçmişler. Atlara çok benzemiyor muyuz? Temsiliyet konusunda çok da aşağı kalır yanımız yok gibi sanki? Atların kas dokuları koşmak için tasarlanmıştır ve toynak, kas yapısı hiç evrim geçirmemiştir. Bunu ilk öğrendiğim zaman koşmayı bıraksalardı atlar acaba evrim geçirip körelirler miydi? Diye düşünmedim değil çünkü biz insanoğlu da, yaratılışımızın parçası olanları kullanmaya kullanmaya köreltmeyi sıklıkla yaparız.
Ömür konusunda atları kıskanıyorum aslında istisnalar söz konusu olmadığı takdirde ortalama 25 ila 30 yıl arasında ömürleri vardır bunu öğrenince imrenmiştim nedense. Aynı zaman da iyi bir hafızaları vardır, binicilik tesisinde beyaz renkli Jesica ile vakit geçirmeye başladıktan sonra daha iyi anlamıştım bu durumu. Bazen uzun süre onu ziyaret etmesem de hafızasında hala yerim olduğu için yabancı gözüyle bakmazdı hiç bir zaman. Çok hassastır ve bir hareketi başardığında okşanır sevilirse unutmaz. Verilen cezayı da hatırından çıkarmaz. Nankörlük etmediği için doya doya sevebiliyordum kokmadan, beni bir gün unutmayacağını bildiğim için hep içim rahattı, onu hiç cezalandırmamıştım, oda beni aynı şekilde hiçbir ceza ile yüz yüze getirmemişti. Hisli olması durumuna hep hayran kalmışımdır. Gönlümdeki yaraları görmese de hisseder masumca sevecenlikle yanaşırdı. Ve çok enteresandır ki yeni doğan bir tay bebekliğini doya doya sanırım pek yaşayamazdı çünkü doğar doğmaz ya da kısa bir süre sonra ayakta durabilir hatta koşabilirdi. Bu bizim erken hayata atılma durumumuzla çok ödeşmiyor mu? Kimi zaman doğar doğmaz hayatın önümüze sunduğu yaşam savaşıyla harmanlanmadık mı? Emeklememiz gereken yaşta hayatın yarışına girip maratona atılmadık mı? Ah Jesica! İkimizde erken hayata atıldık desene. Ayrıca atların çoğunlukla ayakta uyuduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım çünkü bu resmen insana özgü bir davranıştı yaşarken hayatın ülkenin hatta bulunduğumuz mahallenin onu da geçtim evimizin de bile ayakta uyumuyor muyduk daima arkamızdan işleyen çarkı felekler yok muydu?
Hepimizin kaçış noktası vardı, ben kendimden uzaklaşıp bana en çok benzeyene vardım. Ben sevdiklerimin dostluğuna tutunurken kendimi unutuverdim, sevginin gücüne inandım. Benim yaşama tutunmak için tek ihtiyacım vardı onu da sevgiden aldım.” dedi. “Hayırdır meleğim at yarışına mı başladın” diyerek cevapladım onu. Nihahahahhahaha diyerek kovalamaya başladı beni at oğlu at. Yakalayınca da sarıldık, ağladık…