Canım sana bir şey diyim mi; ekmek çarpsın bok gibi adamım ben. Mesela sabah uyanırım, bir bakarım ki saat 9. Sonra da “Ulan be haysiyetsizler, ulan be şerefsizler bu saatte uyanacak adam mıyım lan ben! S.kerim işini de, iş vereni de, tüm çalışanları da der ve tekrar uyurum. Saat öğleye çalınca uyanırım, ama ilk istikamet banyo olmaz canım, haberin olsun. Yüzümü yıkayacağımı sanma sakın yani. Onun yerine yataktan fırladığım gibi mal mal balkona doğru yürürüm bir

Dün gece iş yerindeki son işlerimi , covid dolayısıyla, uzaktan çalışarak hallettikten sonra biraz kitap okumak gibi bir fikrim vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse fikrim vardıdan ziyade kendimi yine, x bir eylemi yapmaya, zorunlu hissediyordum. Yani zorunlu hissetmekten kastım sadece “kitap okumak” olgusuna özgü değil. Birkaç gün önceden bu kararı vermiştim ve dediğim gibi bugün bu lanet olası kitabı bilmem kaçıncı sayfasına kadar okumalıydım, o kadar! Sonra belki kitap okuduktan sonra yarın da bir oyun oynamaya karar verirdim, belli mi olur. Her neyse her zamanki gibi iş uzadı, türlü türkü sıkıntılar çıktı. Ama dahiyane beynimin de yardımıyla çözdüm sıkıntıları tabii. Tam ben “Oh be bugünlük de bana verilen görevleri bitirdim artık, sonunda rahatım mnkymmm, yemek yedikten sonra ne yapmak istiyorsam tam olarak onu yaparım” diye düşünedururken telefonum çaldı. Arayan eski sevgilimdi dostlarım. Allah Allah yine benden ne istiyor acaba, nasıl bir kulp takıp da yine beni eleştirecek, acaba yüce beyninde yine neler kurdu ve her zaman yaptığı gibi beni nasıl aşağılayacak diye aniden düşündüm ve daha fazla dayanamayıp merak içinde açtım telefonu.

Sevgili Yağmur,

“Nasılsın, iyi misin?” diye sormayacağım. Çünkü zaten bok gibi olsan da mükemmel hissediyorsundur. Bu bok gibi olunca bok gibi, mutlu olunca mutlu hissetme hali bence biz sıradan insanlara özgü bir şey. Sen anlamazsın yani, kafanı takma Yağmur. Kısaca her halükarda mükemmel hissetme arzunu, sen de izin verirsen, şöyle açıklamak istiyorum sana: Diyelim ki oturma odanda düdüklü tencere patladı. Sen bu kahpe duruma rağmen hala 32 dişini birden göstererek sırıtırken “Dayanamadı tabii şehrin gürültüsüne daha fazla, o da gezmek istiyor, tepkisini böyle ortaya koydu” diye düşünüp bir şekilde tekrar muhteşem hissedebilirsin Yağmur. Biz hissedemiyoruz. Kusura bakma, mahzur gör. Bizim yerimize de şahane hisset, e mi Yağmur? Hatta böyle paraları götürürken bari şu fakirler icin de mutlu oldum de Yağmur! Nolur de! Yalvarırım! Neyse uzun lafın kısası, mükemmel hissettiğinden katiyen ve suretle emin olduğum için,hal hatır sormadan devam ediyor, diğer bahsedeceğim konular için sonraki paragrafı okumanı rica ediyorum senden.

Üç saattir içinde bulunduğumuz toplantımız en ufak bir çiş molası vermeden devam ediyordu ve ben aslında Pınar ablaya değil de yüce insan Okan abiye saygısızlık etmemek için altıma işemek üzere olduğum halde tuvalete gitmiyordum. Tam “Abi” dedim, “Dur Alicim” dedi. “Ama” dedim, “Birazdan dinlesek olur mu seni Ali’m” dedi. “Abi valla bu sefer ciddi…” dedim ve “Alicim araya girme istersen, demoralize ediyorsun beni” demesiyle beraber ben de şalterler attı tabii. “Eeeeeehhh yeter lan artık yeter! Bıktım sizden kahpeler” diye haykırıp toplantı odasına çişimi yapmaya başladım. “Dur Alim etme eyleme napıyorsun Allah’ın cezası” dese de aldırmadım ve son bir iki damla çişimi de yaptıktan sonra “Kolay gelsin arkadaşlar, ben ara veriyorum” diyerek öğle arasına çıktım.

“Yaşamış olduğumuz dünyada kimi zaman insanlardan kaçar duruma geliriz. Hepimizin kaçış noktası vardır, kimi doğaya kimi bir hobisine ve ya sevdiği insanın kollarına sığınmışken bulunuverir. Ne kadar kaçarsak kaçalım yaşama tutunmak için ihtiyaçlarımız vardır ve bu ihtiyaçlarımızı tek başımıza karşılayamayız. Tıpkı atlar gibiyiz, atlar da normal yaşamlarını sürdürebilmeleri için nala ihtiyaç duyarlar, bu yüzden atlar bir bakıma insanlara muhtaç olarak yaşamaktadır. Nalı takılan yarış atları, pistte sürat ile gözlerden kaybolur, hızlı koşarlar ama hiç biri farkında bile değildir, ne kadar koşarlarsa koştuğu kadar yine insanları da bir yerde temsil ederler.

Geçen gün kafama bir şey takıldı ve moralim çok bozuldu sevgili dostlarım. Düşünüyordum düşünüyordum ama işin içinden çıkamıyordum. Ben de en iyisi Allah’ın bana bir lütfu olan, Boğaziçi Üniversitesi psikoloji mezunu, yüce insan ve kadim dostum Funda’yla konuşayım, hem lise yıllarımdan beri beni tek anlayan insan evladı o diye düşünüp hemen aradım Funda’mı. Biraz muhabbetten sonra konu bana yani o sikik derdime geldi. Günlerce bu dertle boğuştuğumdan ve bunu çözmek için kendi iç dünyamda çok yüce savaşlar verdiğimden ama bir türlü sonuca varamadığımdan falan bahsedip içimi döktüm ona. Lütfedip dinledi ve akabinde de  “Bence senin iç dünyanda güvenilir öteki yok. Bu da ben bir şey yaparım karşı taraf gider, ya da ben bir şey yaparım kalıra götürüyor.  Aslında bu da bir tam güçlülük mekanizması. Sınır yok, öteki yok. Bu mekanizma da yetersiz hissettiriyor. Yani sen böyle düşünüyorsun bence” dedi.

Dün gece yatağıma oturdum kitap okuyordum. Birden zil çaldı. Allah allah kimdir bu haysiyetsiz beni bu saatte rahatsız eden diye söylenerek açtım kapıyı. Tanımadığım bir kadın kapının önünde duruyordu. “Geçerken size uğramak istedim, bir çayınızı içebilir miyim?” dedi. “Etkilendim sizden” diyerek içeri buyur ettim onu. Ayakkabılarını kapının önünde çıkardı sonra da içeri almayı unuttu enayi. Bir şey demedim ürkmesin bizim mahallemizin gençlerinden diye. Oturma odasındaki üçlü koltuğuma oturdu. “Hayırdır sizi buraya atan kuvvet nedir yüce kadın?” diye sordum ona. “Çok konuşma, git çayımı getir” diyerek emretti bana. “Hay hay madam” dedim ve çayını koymaya gittim. Çayı ikram ettim ona oturma odamda. Kırmadı beni aldı çayı. Şeker de almasını rica ettim. Şekersiz içtiğini söyledi. “Salak salak konuşma al şu şekeri be kadın!” diye haykırmak geldi içimden. Sonra da aynen bu şekilde haykırdım ona. Alttan aldı bu terbiyesizliğimi, tekrar reddetti şeker kullanmayı. El mahkum kabul ettim. Karşılıklı bir müddet muhabbet ettikten sonra konuyu ondan acayip hoşlandığıma getirdim. “İlgilenmiyorum beyefendi, sizle ilgili planlarım farklı benim” diye geçiştirdi konuyu şerefsiz.

“Gel senle iki tane insan evladı düşünelim. Onları da herhangi bir şehirde yaşamaya gönderelim yeni hayatları için. Biri 2014 yılında terki diyar etmiş olsun bu kenti, öteki de 2016’da. Hatta yeni yaşamlarını geçirecekleri yer Türkiye içinde katiyen ve suretle olmasın. Şöyle yapalım; ikisini de Avrupa’da çok bilindik şehirlerin pek bilinmedik iki kentine gönderelim. Mesela biri Almanya’nın Düsseldorf şehrine diğeri de Fransa’nın Grenoble şehrine siktirsin gitsin ve yaşasın. He ne dersin? Var mısın benle bu maceraya Murat’ım” dedim. “Abi neden edebiyata bağladın ki şimdi?” dedi ve “İnsanları rahat bırak kir” diye de ekledi. Dayanamadım bu kabızlığına ve “Oğlum ne kapçık ağızlı adamsın lan sen. İki hayal bile kurdurmuyorsun adama!” diyerek haykırdım. Çok dikkate almayarak  “İyi dediğin gibi olsun ama sırası mı şimdi bize uçak masrafı çıkarmak, vallahi cebimde beş kuruş yok” dedi. Sonra da pantolonunun ceplerini dışarı sarkıtarak ne kadar fakir olduğunu ispatladı oracıkta. Ulan hakikaten ne fakir adamdı be bu Murat. Cebinden 2 lira bile çıkmamıştı. Bildiğin çekirdek bile vermezlerdi buna bakkalda. Konuyu daha fazla uzatmadım tabii dostlarım. Ben de başladım kendim hayal kurmaya.